Görünmeyen emek, ev işçiliği yapıldığında değil yapılmadığında fark edilir

Görünmeyen emek, ev işçiliği yapıldığında  değil yapılmadığında fark edilir
Görünmeyen emek, ev işçiliği yapıldığında  değil yapılmadığında fark edilir ilkhaber
Bu içerik 241 kez okundu.
Reklam

Rukiye UYANIK / Hande MUŞTU

ADANA (İLKHABER) – Emeğin, cinsiyetsiz bir kavram olmadığını belirten Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esra Köten, “Kadının yeri özel alan, erkeğin yeri kamusal alan şeklinde bir ayrıştırma inşa edip, sonrasında böyle bir ayrıştırma yokmuş gibi göstererek, birbirine denklikten uzak çalışma koşulları içinde, eşit sonuçlar beklenmemeli. Görünmeyen emek: ev işçiliği yapıldığında değil, yapılmadığında fark edilir” dedi.

Adana Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Kent Konseyi işbirliğiyle ‘Dünya Kadınlar Günü’ kapsamında panel düzenlendi. Panelde Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esra Köten, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği’ ve İstanbul Rumeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Sezer Ayvaz, ‘Türkiye’de toplumsal Cinsiyet, Dil ve Siyaset’ konulu sunum gerçekleştirdi.

Panelde konuşan Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esra Köten, günümüzde toplumsal cinsiyet kavramına değinerek, “Toplumsal cinsiyet kavramını genel olarak sosyo-kültürel olarak belirlenen cinsiyet rolleri olarak tanımlıyoruz. Cinsiyeti olan bir bedene kabul ettirilmiş bir toplumsal kategoriden bahsediyoruz. Temel olarak kadın olmak, erkek olmak ve bunun toplumsal anlamlarından bahsediyoruz. Kadın olmayı ve erkek olmayı toplumsal yaşamda nasıl öğrendiğimizden bahsediyoruz” dedi.

Temel mesele cinsiyet gibi kadını ve erkeği hali hazırda ayıran bir kavram varken, neden toplumsal cinsiyet diye bunu anlatmaya çalışan başka bir kavrama ihtiyaç duyuldu diyen Doç. Dr. Köten, “Çünkü cinsiyet doğuştan getirdiğimiz biyolojik ve fizyolojik genetik özelliğimizle ilgili misal kadının rahmi olması biyolojik bir özellik ancak, kadının ütü yapması biyolojik bir özellik değil. Toplumsal cinsiyet rolleri ise bize yüklenen roller, görevler ve sorumluluklar anlamına geliyor” ifadesi kullandı.

Kadınların olduğu kadar erkeklerin de üzerinde oluşturulmuş roller üzerinden, toplumsal baskı altında olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Esra Köten şöyle konuştu;

“Toplumun bireyi nasıl gördüğü, algıladığı ve bireyden beklentilerinin neler olduğu söz konusu oluyor. Öğrenme, ailede başlıyor. Medya çok önemli bir öğretici okul vs derken, bu esasen yaşam boyu bir öğrenme süreci ama ilk yaşlarda ne öğrendiğimiz son derece önemli. İnşa edenler erkeklerdir. Ancak evi temizleyen kadınlardır şeklinde temalaştıracağımız stereotipler vardır zihnimizde. Ayrıca ataerkil toplumların hemen hepsinde böyle kodlanmıştır.

Yani buradan baktığımız zaman, kadınların olduğu kadar erkekler de üzerinde oluşturulmuş roller üzerinden, toplumsal baskı altındalar. ‘Sürekli para kazanmalılar, işsiz kalmamalılar, güçlü olmak zorundalar, kadınlarını korumak zorundalar vs. (kadın deyince akla ne gelir erkek deyince akla ne gelir) biyolojik olarak sıralanan özellikler oldukça azdır.

Çoğunlukla toplumsal özellikler dile getirilir ve ilk akla gelir. Örneğin şefkatli olmak, duygusal olmak gibi özelliklerin kadınların doğuştan getirdikleri özellikler olarak kabul görür. Erkeklerin rasyonel, kadınların duygusal olması, kadının ilişki kuran ama erkeğin doğuştan yönetmek için dünyaya gelmesi gibi pek çok ön kabul var.

Toplumsal cinsiyet nasıl insanlar olduğumuzu, neleri hayal edebileceğimizi ve nelerden vazgeçtiğimizi belirler. Emek, cinsiyetsiz bir kavram değildir. Kadın-erkek çalışma koşullarını eşitlemek aslında eşitsizlikle koşulları gerçek anlamda eşitlemeyi beceremeyip, sonuçlarda eşitlik beklemek daha büyük haksızlıklara neden olabiliyor. Kadının yeri özel alan erkeğin yeri kamusal alan şeklinde bir ayrıştırma inşa edip, sonrasında böyle bir ayrıştırma yokmuş gibi göstererek, birbirine denklikten uzak çalışma koşulları içinde, eşit sonuçlar beklenmemeli. Görünmeyen emek: ev işçiliği yapıldığında değil, yapılmadığında fark edilir.

Kadının yönetici pozisyonuna gelme süreci, erkeğe orana kat kat zor ve uzun bir serüvendir. Sonuç olarak toplumsal cinsiyet o kadar içselleştirdiğimiz bir şey ki, en farkında olduğunu zannedenimiz bile onu farkında olmadan yeniden üretebiliyor, eşitsizlikleri de yeniden üretebiliyor. Hem erkekler, hem kadınlar ataerkil bir toplumda bu tabloya baktıklarında, solda düşünen bir erkek sağda ise çıplak bir kadın görebiliyorlar”

İstanbul Rumeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Sezer Ayvaz de ‘Türkiye’de toplumsal Cinsiyet, Dil ve Siyaset’ konulu sunumunda şöyle konuştu;

“Politikayı geniş anlamda görürsek şunu söyleyebiliriz ki, iktidar her yerdedir. Ailede kurumlarda, dilde, toplumsal cinsiyeti inşa ederken çocukların iç dünyalarını kuşatan, farklı modellerle davranmalarını biyolojik cinsiyetlerin, sonradan toplumsal cinsiyete dönüşmesini sağlayan bütün o koşulların hepsinin oluşturduğu bir politikadan bahsediyorum. O zaman sadece geniş anlamdaki politikayı değil, iktidar ilişkilerini ve otoriteleri düşünmemiz gerekiyor. Bunu söylemek elbette politik sürecin ya da makro iktidarların belirleyici, tespit edici, tahlil edici, yönlendirici gücünü inkar etmek değil. Elbette çok şey yukardan aşağıya belirleniyor.

Otoriteyi, iktidar ilişkilerini, ekonomiyi yani hemen hemen her şeyi çok önemli derecede etkiliyor. En az onlar kadar önemli mikro iktidarlar da var ve dil de bunların içerisinde. Mikro iktidarlar nedir? Bütün toplumsal kurallardır, kurumlardır. Masaldır. Dinlediğimiz, seyrettiğimiz ve okuduğumuz romanlardır.

Burada geçen anlam evrenleridir. Yani işimiz daha zordur aslında her alanda mücadele etmemizi gerektiren bir iştir. Eğer gerçekten ideal anlamda bir demokrasiyi kurmak istiyorsak. Yani kadının da içinde olduğu, toplumsal cinsiyet örüntülerinin ya da eşitsizliklerin, toplumsal cinsiyete bağlı olarak oluşmuş siyaset ve cinsiyet rejimlerinin değişmesini istiyorsak, dile mutlaka bakmamız gerekiyor.

Dil deyince o kadar geniş bir alan ortaya çıkıyor ki, dile ait tanımlamalar, ya da imgeler çok geniş bir alanda çıkıyor. Modern zamanlara gelmeden önce ta arkaik dönemden itibaren, toplumsal cinsiyet kimliklerinin ortaya çıkışında mutlaka daha önce bahsedilen streotipler ya da kimlik örüntüleri var.

Bunlar için mutlaka karşıtlığa dayanan ikilikler ön görülmüş. Bunlar nelerdir? Kadın için; doğa, ruh, maneviyat, ev, melek gibi inşa edici söylemler var. Yani kadınlar doğanın içkin(yapısına karışmış) varlıklarıdır. Erkek ise doğayla mücadele eden, rekabet eden, rasyonel olan, avcı, maddi ve fiziksel gücü ön plana çıkan kişidir. Evet! Kadın ve erkek biyolojik olarak farklı varlıklardır. Ama bu farklı varlıklar cinsiyet, toplumsal cinsiyete doğru gittiğinde bir tanesinin iktidar olduğunu, otorite haline geldiğini oysa diğerinin tahakküm ilişkisi içerisinde itaat eden, öznesi haline geldiğini görüyoruz.

Yani erkek, otorite kavramının eylenenidir. Otorite kavramı da bir takım yıldızı gibi birbirini anımsatan, hiç de romantik olmayan bir kavramdır. Çünkü otorite itaati isteyen ve zorlayan güçtür. Otorite kavramı ile dil ve edebiyat kavramını bir arada düşünmek istiyorum. Çünkü belki çok makro iktidarlara bakıyoruz. Ama bize daha estetik gelen, bize sanki hayatın belirleme gücü içerisinde, çok da hayatımızı güçleştirmeyen alanlara bakmıyoruz.

Örneğin sanatta, edebiyatta… Edebiyatta da kadın yazarların erkek yazarlara göre son derece eşitsiz son derece az belirlenim taşıyan, erkeklerin güçlü olduğu bir edebiyat dünyasından bahsediyorum. Sadece bizde değil bütün dünyada bu böyle. Peki bunun kaynakları neler olabilir diye dille ilişkilendirirsek, Arthur kelimesi otorite kelimesinden geliyor. Yani bir şeye neden olan kişi, baba, ata, aynı zamanda yazılı cümleleri ortaya çıkaran kişi, kurucu.

Yani cinse, edebi hatta teolojik bütün metinlerin sahipleridir. Onların edebi alanda, estetik alanda ya da teolojik alanda kurucu olması, ata olması bir şeyi daha sağlıyor aslında. O da, kalemin kılıçtan daha üstün olması.

İki otorite birleşiyor ve kurucu özne hem kuran, hem rasyonel olan, hem de ruha karşı ebedi söylemi inşa eden, buna karşılık kadını da ruha doğaya içkin olana, daha duygusal ve şairane olana teslim eden bir otorite.

Edebi metinlerin ya da romanların incelenmesinde bu otoritenin nasıl davrandığına bakarsak, toplumsal örüntülerdeki, ideolojilerdeki, politikadaki ikiliklerin ve karşıtlıkların nasıl aynı şekilde, üstelik bizim anlı şanlı yazarlarımız ve baş yapıtları tarafından nasıl ortaya konulduğunu görebiliriz. Mesela politikayı yapan erkek, ekonomiyi yapan yürüten erkek, estetikte de aşağı yukarı aynı şey var.

Neler var burada? Dişi karakterlere, kadın kahramanların yer aldığı söylemlere ya da yapıtlara bakalım. Yazan erkek, oluşturduğu kadın kahramanı aslında kendi düşlerini süsleyen kadın kahramanlar olarak inşa ediyor. Bu inşada öyle yüzler çıkıyor ki ortaya aslında, işte o çok fazla düşünmeyen, sadece doğayı temsil eden, yaratan ama bir taraftan da itaat eden kadının yüzü parçalanıyor ve bu parçalanma ile birlikte erkeğin tamamen karşıtı madalyonun iki yüzü gibi melek ve canavar çıkıyor ortaya.

Melek tabi ki tahmin edebileceğiniz gibi itaat eden, erkeğin rüyalarını süsleyen kadın figürünün ta kendisi. Bu figürle birlikte 18. yüzyıldan itibaren ‘adab-ı muhaşeret’ kuralları, toplumlarda kadınlara çok sık nutuk veriyor. Daha zarif olması, belirli kurallara davranış biçimleri ve tutumlara uyması, genç kızların itaatkar ve alçak gönüllü olması, benliksiz olmaları…  Böyle empoze edilen kurallar var.

Bu saydığımız niteliklere bakarsak, alçak gönüllülük erdem, zarafet, saflık, incelik, itaatkârlık öz ve az konuşmak, iffet, bütün bu ikiliklerin birbirine karşıt hali de oluşturulan ikiliklerin, bu günün toplumsal yapıda olan ikilikler olduğunu görebiliriz. Melek diye tabir edilen kadın aslında bir benliği yok olmuş kadındır. Çünkü bu meleğin bir öyküsü yok. Öyküsü olmayan insan ölümü ancak taşır ya da ifade eder.

Eğer kadın bu metinlerde melekliğini değil doğayı, kalemi ve bedeni seçerse, doğanın kendisini değil, doğayla mücadeleyi seçerse, küstah arzular olarak nitelendirilen bir yaşamı seçerse, yazmayı seçerse meleksi kız kardeş gider, yerine hemen bir canavar gelir. Çünkü o erkeğe ait olan alanın ona ait olan özelliklere küstahça sahip olmaya çalışır.

Yani melek figürünün yanına hemen onunla birlikte kadını bir başka türlü nitelendiren canavar sözcüğü çıkıp gelir. Çünkü bu bir özerklik halidir. En korkulan şeydir bu. Hem politika hem mikro iktidarlarca dişil bir özerklik alanıdır.

Eğer kadın bir özerklik alanı kurmaya çalışırsa, bunu kalemle ya da bedenle ama kendi özgür iradesiyle kurmaya çalışılırsa bu korkulacak, küstahça bir şeydir. Politik iktidarlar sadece emeğin iş gücünü denetlemekle kalmaz, insanların ihtiyaçlarını, ilgilerini yönlendirmekle kalmaz, buraya da göz kulak olurlar.

Bütün bunların ötesinde artık sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın önemli bir kriz içerisinde olduğunu biliyoruz. Hem tarihsel, hem de toplumsal dönemde. Bu dönemde artık ulus devletlerinin kalmadığı, giderek tekel kentlere ayrılan kendi içerisinde başka kentlerle birlikte var olmaya çalışan, yeni yapılan üzerine konuşuluyor. Yeni distopyalar ve ütopyalar yazılıyor”

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 Oğlunu kurtarmak için kanala atlayan baba suda kayboldu
Oğlunu kurtarmak için kanala atlayan baba suda kayboldu
Tekli: “Hedefimiz, sene sonunda 3. Bölgede fabrikaların faaliyete başlaması”
Tekli: “Hedefimiz, sene sonunda 3. Bölgede fabrikaların faaliyete başlaması”